Hepimizin çokça duyduğu, kimimizin üzülerek tecrübe ettiği, kimimizin ise bir film veya hikâye gibi uzaktan izlediği olaylar vardır. Bunlar, sürekli kendisini yenileyen ve farklı yöntemlerle karşımıza çıkan adli vakalardır.
“Eskiden” diye başladığımız sohbetlerde özellikle 1990’lı yılları özlemle anarız. Komşuluk ilişkilerinin daha güçlü olduğu, insanların birbirlerinin çocuklarını gönül rahatlığıyla emanet edebildiği, güven duygusunun toplumsal hayatın merkezinde yer aldığı günlerden söz ederiz. O zamanları hatırlar, bugünkü ilişkilerle karşılaştırır ve derin bir iç çekeriz.
Bir adli bilimler uzmanı olarak neredeyse her gün karşılaştığım olaylar, bu iç çekişleri daha da artırıyor. Bazen iki kardeş, bazen dayı ile yeğen, bazen karşı komşular, bazen de yıllarca aynı sırayı paylaşmış çocukluk arkadaşları bir adli olayın tarafı olabiliyor. Kimi olay yaralanmayla, kimi ölümle, kimi de dolandırıcılık veya uyuşturucu suçlamasıyla sonuçlanıyor.
Peki, geçmişte suç yok muydu?
Elbette vardı. Benzer olaylar o dönemlerde de yaşanıyordu. Belki biz her olaydan haberdar olamıyorduk. Belki de “mahalle baskısı” olarak ifade ettiğimiz toplumsal denetim, insanların bazı yanlışları yapmasını engelliyordu. Aile, komşuluk ve çevre ilişkileri, görünmez fakat etkili bir kontrol mekanizması oluşturuyordu.
Bugün ise hem toplumsal ilişkiler hem de suç işleme yöntemleri değişti. İyi niyetle yapılan küçük bir yardım, insanı hiç beklemediği ağır bir suçlamanın ortasında bırakabiliyor.
Bir İyilik Nasıl Suçlamaya Dönüşebilir?
Havalimanında tanımadığınız veya yeterince güvenmediğiniz bir kişinin “Fazla bagaj hakkınız varsa şu valizi de sizin üzerinize verelim” teklifini kabul edebilirsiniz. Yardım ettiğinizi düşünürken Türkiye’ye geldiğinizde valizin içerisinden çıkan yasaklı maddeler nedeniyle uyuşturucu kaçakçılığı ya da bu suça yardım etme iddiasıyla karşı karşıya kalabilirsiniz.
Bir başka olayda küçük bir esnaf, sağlık sorunu nedeniyle dükkânını bir iki saatliğine mahallede tanıdığı bir gence emanet ediyor. Aradan iki gün geçtikten sonra narkotik polisinin yaptığı operasyonla başlayan süreç, son derece ağır bir mahkûmiyet kararıyla sonuçlanabiliyor.
Başka bir örnekte, erkek arkadaşı tarafından engellendiğini söyleyen bir kişi, bir arkadaşından kısa süreliğine telefonunu kullanmak için izin istiyor. İyi niyetle verilen telefonun suç teşkil eden bir eylemde kullanılması, telefon sahibini soruşturmanın ve hatta yargılamanın içine sürükleyebiliyor.
Benzer şekilde, taksi olmadığı hâlde taksi benzeri uygulamalar üzerinden yolcu taşıyan kişiler, taşıdıkları insanların kimliğini ve yolculuğun amacını bilmediklerinde göçmen kaçakçılığı gibi son derece ciddi iddialarla karşılaşabiliyor.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün:
Banka hesabını veya IBAN’ını başkasına kullandıranlar, hattını bir yakınının üzerine verenler, aracını geçici olarak teslim edenler, sosyal medya hesabını paylaşanlar, kargo veya valiz taşıyanlar, iş yerini kısa süreliğine emanet edenler…
İnsan bütün bunları duyduğunda ister istemez, “Bu zamanda hâlâ böyle şeylere nasıl inanılıyor?” diye soruyor. Fakat suç yöntemleri değişse de insanların güveni, yardım etme duygusu ve bazen de kolay kazanç arzusu kullanılmaya devam ediyor.
Teknoloji Suçun Sessiz Tanığıdır
Geçmişte bir suça ilişkin delillere ulaşmak daha zor olabiliyordu. Bugün ise teknolojinin gelişmesiyle birlikte suçun ve şüphelilerin arkasında bıraktığı dijital izler çok daha ayrıntılı biçimde incelenebiliyor.
IP adresleri, HTS kayıtları, baz istasyonu verileri, kamera görüntüleri, banka hareketleri, konum bilgileri, sosyal medya yazışmaları, silindiği düşünülen mesajlar ve diğer dijital materyaller soruşturmalarda önemli deliller hâline geldi.
Fakat burada kritik bir ayrım vardır: Bir telefonun, aracın, banka hesabının veya iş yerinin suçta kullanılması, sahibinin otomatik olarak suçlu olduğu anlamına gelmez. Ceza sorumluluğu; kişinin olaydan haberdar olup olmadığına, kastına, ihmaline, olayla bağlantısına ve bütün delillerin birlikte değerlendirilmesine göre belirlenir.
"Hukuk sisteminde 'bilmiyordum' demek çoğu zaman hukuki sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmaz. Adli bilimciler olarak bizler dijital verileri incelerken sadece 'suçun işlenip işlenmediğine' değil, kişinin bu süreçteki özen yükümlülüğüne ve eylemin hayatın olağan akışına uygun olup olmadığına da bakarız. Yani ihmaliniz, farkında olmadan suça iştirak sınırına dayanabilir."
Güvenin Yanına Tedbiri de Koymalıyız
Buradan çıkarılması gereken sonuç, kimseye güvenmemek veya yardımlaşmayı tamamen bırakmak değildir. Asıl mesele, güven ile tedbiri birbirinden ayırmamaktır.
İçeriğini bilmediğiniz bir valizi veya paketi taşımayın. Banka hesabınızı, IBAN’ınızı, telefon hattınızı ve sosyal medya hesaplarınızı başkasına kullandırmayın. Telefonunuzu verirken ne amaçla kullanılacağını bilin. Aracınızı teslim ettiğiniz kişinin kim olduğunu ve aracı hangi amaçla kullanacağını sorgulayın. İş yerinizi emanet ederken erişilebilecek alanları ve içeride yapılabilecek işlemleri kontrol edin. Tanımadığınız kişiler adına aracılık yapmayın ve hiçbir belgeyi okumadan imzalamayın.
İyi niyet değerlidir; fakat kontrolsüz güven, kötü niyetli kişilerin elinde tehlikeli bir araca dönüşebilir.
Askerlikte sıkça kullanılan önemli bir söz vardır:
“Tedbir, takdirin önünde gelir.”
İnsanların sizin iyi niyetinizi takdir etmesini beklemeden önce, kendi güvenliğiniz ve özgürlüğünüz için gerekli tedbirleri almalısınız. Çünkü bazen birkaç dakikalık dikkatsizlik, yıllarca sürecek bir soruşturmanın veya yargılamanın başlangıcı olabilir.
Güvenmek insanîdir. Yardım etmek erdemdir. Ancak içinde bulunduğumuz çağda tedbirli davranmak, yalnızca bir tercih değil; kişisel ve hukuki güvenliğimiz açısından bir zorunluluktur.
Mehmet Taşar
Yüksek Adli Bilimler Uzmanı